Öne Çıkanlar Gerilla Zübeyir Cem Özdemir Arda Turan PUTIN VE ISID

Bu haber kez okundu.

Nisan 2017..? / Günay Aslan
Dünyanın güçlü ve zengin ülkelerinden biri olan İngiltere’nin Avrupa Birliği’yle yollarını ayırması; birliğin derinleşme eğilimi gösteren sorunlarını Almanya-Fransa ikilisinin kucağına bırakması gibi…

Dünyanın süper gücü Amerika’nın başkanlık seçimini yerleşik düzene isyan eden; toplumsal normları, egemen kurumları ve mevcut politikaları hedef gösteren Trump‘ın kazanması gibi...

Bir zamanlar Amerika’nın ‘bekçi‘, Avrupa’nın da ‘çöpçü‘ rolünü verdiği Türkiye’nin Amerika ve Avrupa’ya kazan kaldırması; yeni rol dayatmasında bulunması gibi…

İngiltere‘nin Avrupa Birliği’den ayrılması yaşlı kıtayı yeni bir ekonomik kriz ve siyasi belirsizlikle karşı karşıya bırakmış ve şok etkisi yaratmıştı.
Yerleşik düzene isyan eden Trump’ın kendisini serseri mayın, küstah, terbiyesiz, tacizci diye lanse eden küresel medyaya rağmen Hillary Clinton‘ı bozguna uğratması da aynı şekilde şok etkisi yarattı.

 Altı ay içinde yaşanan bu gelişmeler sadece Avrupa ve Amerika‘yı değil, tüm dünyayı sarstı. Gelişmelerin yankıları sürüyor ve dünya şimdi Brexit’le birlikte Trump‘ın bütün hesapları altüst eden zaferinin olası sonuçlarını tartışıyor.

Bu ve benzeri gelişmeler Soğuk Savaş sonrası dünyamızda yeni bir düzenin hala kurulamadığını ve devletler arasında olduğu gibi, ülkelerin iç yapısında da kalıcı, kurumsallaşmış ilişkilerin sağlanmadığını gösteriyor.

Soğuk Savaş’tan küresel çağa geçiş süreci ortaya çıkardığı çelişkiler, çatışma ve çalkantılarla devam ediyor. Dünya genelindeki siyasi ve ekonomik krizlerin sarsıntıları sürüyor.
 
Bir yandan eski dönemin sancıları, diğer yandan yeni dönemin ortaya çıkardığı tehditler ve fırsatlar ciddi altüst oluşlar yaratıyor. Bu kimi zaman içe dönme, kimi zaman dünyayla bütünleşme eğilimini güçlendiriyor.
 
Ülkelerin  iç ve dış siyasetinde yaşadıkları çalkantı, çelişki ve çatışmalar buradan; geçiş döneminden kaynaklanıyor ve yeni bir dünya sistemi kuruluncaya kadar devam edeceği anlaşılıyor.
 
Sorun çok kapsamlı ancak, yeri gelmişken şunu da eklemek gerekiyor:

Amerika’nın bundan 25 yıl kadar önce dünyanın önüne koyduğu Yeni Dünya Düzeni konsepti gibi 2000’li yılların başında gündeme getirdiği Büyük Ortadoğu Projesi‘nin de hayat bulamayacağı gözleniyor.
 
Küresel sermayenin ve onun işbirlikçisi asker-sivil elitin çıkarlarını esas alan ve kaosla; etnik, dini, mehzepsel savaşlarla hayata geçirilmek istenen projeler üzerinden yeni bir dünya sistemi inşa etmek artık mümkün olmuyor.
 
Yeni dünyada sadece kendi çıkarlarına dayanan yeni dengeler kurmanın ve yeni güç alanları yaratmanın imkanı bulunmuyor. Böyle bir politika istikrarsızlığı derinleştirmekten, dinsel, etnik ve mezhepsel fanatizmi güçlendirmekten başka bir sonuç vermiyor.
 
Brexit’e, Amerikan seçimlerine, dünyamızda yaşanan ve anlamakta zorlandığımız bazı gelişmelere bir de bu açıdan bakmak gerekiyor.
 
Öte yandan Türkiye-Amerika- Avrupa üçgeninde de alışık olmadığımız ve anlamakta zorlandığımız bir dizi gelişme yaşanıyor.
 
Türkiye bir NATO üyesi, ABD’nin ‘model ortağı‘ ve ayrıca Avrupa Birliği‘yle üyelik müzakereleri yürütüyor fakat, aralarındaki ilişkiler işbirliği ve dayanışmayı değil,  ‘savaş halini‘ yansıtıyor.

İpler koptu kopacağa benziyor. Medyada ve siyaset dünyasında Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılması ve AB üyelik müzakerelerinin askıya alınması tartışmaları yapılıyor.

Türkiye de alışık olmadığımız bir şekilde, ‘elinizden geleni ardınıza koymayın‘ tavrıyla diklenmeye devam ediyor.

Aslında taraflar arasındaki sorun görünürdeki nedenlerden değil, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ve misyonunun ne olacağından kaynaklanıyor.
Görülebildiği kadarıyla Amerika ve Avrupa  eskinin ‘bekçi ve çöpçü‘ Türkiye’sini özlüyor. Batı yeni dönemde Türkiye’ye geçmişte biçtiği misyonun aynısını biçiyor.

Türkiye ise bir türlü çözemediği yapısal sorunlarına; siyasi, ekonomik vd. açmazlarına karşın  Amerika ve Avrupa’dan gücünün çok ötesinde bir rol talep ediyor, hatta  bunu dayatıyor.

Taraflar; Amerika ve Avrupa gibi Türkiye de Kürt meselesi de dahil, görünürdeki bütün meseleleri bu temel meseleyi perdelemek için kullanıyor.

AB müzakereleri, NATO üyeliği, içerideki sistem değişikliği, Kürt meselesiyle temel hak ve özgürlükler meselesi Türkiye’nin gelecekteki yeri ve misyonunun ne olacağı ya da ne olması gerektiği sorusundan kaynaklanıyor.

Taraflar içeride ve dışarıda yaşan her gelişmede bu yüzden karşı karşıya geliyor.

Kimi gözlemciler taraflar arasındaki gerilimin derinleşeceği ve kalıcı hale geleceğini; Türkiye’nin eksen değiştireceğini söylüyor. Kimileri de batı sistemine kopmaz bağlarla entegre olmuş Türkiye’nin eksen değiştireceğine ihtimal vermiyor ve sorunun zamanla aşılacağını iddia ediyor.

Naçizane ben de taraflar arasındaki krizlerin süreç içinde aşılacağı ve yeni dönemde kalıcı ilişkilerin kurulacağını ve bunun bir çerçeve içine alınacağını düşünüyorum.

Dolayısıyla eksen kayması tartışmalarına katılmıyor, eksenlerin iç içe geçtiği küresel çağda ülkeleri kalın çizgilerle birbirinden ayırmanın ve her birini bir eksenin içinde tutmanın mümkün olamayacağına inanıyorum.

Mevcut konjöktürün siyasal gelişmelerini hesaba katmak gerekiyor ancak, bunun kalıcı olamayacağı görülüyor.

Ne Türkiye’nin Amerika ve Avrupa’ya rağmen, ne de Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’ye rağmen bölgede stratejik derinlik sağlamasının; çıkarlarını sağlama almasının imkanı bulunuyor.

Şartlar tarafları uzlaşmaya zorluyor ve bunun zor da olsa gerçekleşeceğini görmek gerekiyor.

Diğer yandan üç taraf da Kürt meselesini birbirine karşı ahlaksızca kullanıyor. Aralarındaki çelişki ve çatışmaları mazlum ve mapdur Kürtler üzerinden sürdürüyor.

Türkiye’de devlet ve hükümet sözcüleri Amerika ve Avrupa’yı ‘teröre destek‘ vermekle suçluyor ve bunların Türkiye’yi bölmek istediğini ileri sürüyor.
Hükümet yanlısı medya ise bir adım daha ileri gidiyor ve Türkiye‘nin ABD ve AB’yle -Kürt hareketi üzerinden-  ‘örtülü bir savaş‘ yaşadığını iddia ediyor.

Türkiye devleti, hükümeti ve medyası içeride ve dışarıda Kürt hareketine karşı yürütülen operasyonları ve baskı politikasını Amerika ve Avrupa’dan kaynaklı bir beka sorunu yaşandığı algısını yaratarak perdelemeye çalışıyor.

Amerika ve Avrupa’da sanki Kürt meselesinin çözümünden yanaymış; sanki Kürtlerin hamiliğini yapıyormuş gibi Türkiye’nin politik zaafiyetine; Kürt meselesine göndermeler yapıyor.

Taraflar Kürt meselesini birbirlerine karşı kullanıyor ve kimse çatışmalı sürecin sona ermesini istemiyor. ABD ve AB Türkiye’nin Kürtlerle savaşı sürsün; Türkiye takattan düşsün, kendi projesine geri dönsün istiyor.

Türkiye’nin siyasi iradesi AKP  yeni rejimi savaş şartlarında inşa etmenin daha kolay olacağını görüyor ve bu yüzden savaşı sürdürüyor. MHP de bundan nemalandığı; bürokraside kurumlaştığı için destek veriyor.

Bu yüzden savaşı durdurmak mümkün olmuyor. Kimse bu yönde adım atmıyor; açık ve kararlı bir tavır almıyor.

Amerika ve Avrupa şehirlerin, ilçelerin yerle bir edilmesi, siviller katledilmesi, belediye başkanları, HDP eş başkanları, milletvekiller, gazeteciler, yazarlar ve sendikacıların hapsedilmesi, gazetelerin, televizyonların, radyoların sesinin kesilmesi, on binlerce insan işinden edilmesi, hasılı kelam; ülkenin toplama kampına çevrilmesi karşısında kıytırık bir kaç  eleştirinin ötesine geçmiyor; geçmek istemiyor.

Türkiye’de bunu bir fırsat olarak görüyor ve yerleşik hukuk kurallarını, siyasi normları ve elbette sağduyuyu bir kenara bırakarak bütün cephelerden saldırıya geçiyor.

Elbette olan Kürtlere oluyor ama, bunun böyle devam etmesinin imkanı da bulunmuyor. Zira çatışmaların faturası Kürtler kadar Türkiye; Türkler için de ağırlaşıyor.

Çatışmalardan; kan ve gözyaşından siyasi rant elde eden ve yeni rejimi kan gölünde inşa etmeye çalışan siyasi elit  belli ki bu gerçeği görmüyor. Ya da görmek istemiyor fakat, savaş siyasi elite; AKP ve MHP’ye kimi mevziler kazandırsa da Türkiye’ye çok şey kaybettiriyor.

Her gün yeni bir felakete gözlerimizi açtığımız Türkiye vurup-kırarak ve yakıp-yıkarak kendi geleceğini yok ediyor.

‘Kimse bizden merhamet beklemesin‘ diyen Türkiye’nin İçişleri Bakanı, ‘Nisan ayının iyi bir ay olmayacağını‘ belirtiyor ve 2017 yılının 2016’yı aratacağı mesajını veriyor.

Türkiye’nin de bu gidişatın altında kalacağını ve bu siyasetin bir yıkıma neden olacağını görmek gerekiyor.

Son olarak; Kim bilebilir belki de Türkiye-Amerika- Avrupa üçgeninde yaşanan bunca gürültü ve partının arkasında böylesi bir plan yatıyor.

Belki de yeni dönemde herkese kaybettirecek ve Türkiye’yi yeniden batının ‘bekçisi ve çöpcüsü‘ haline getirecek bir plan uygulanıyor.
Türkiye’nin 2017 yılının Nisan ayında bu gerçekle karşı karşıya kalma ihtimalini yabana atmamak gerekiyor…

gunayaslan@hotmail.de
16.11.2016
 
www.gunayaslan.com


 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.