Öne Çıkanlar Donald Trump BAKAN VE İSTANBUL BELEDİYESİNE UYARI ÖZGÜRLEŞTİRME HAMLESİNDE YPJ AKTİF BİR ROL OYNUYOR Zübeyir Putin

Bu haber kez okundu.

Iraklı emekli büyükelçi: Türkiye’nin amacı Kürtlerin ulusal birliğini engellemektir

ROJHABER - Türkiye’nin bir diktatörülüğe doğru götürülmek istendiği uyarısında bulunan Iraklı emekli büyükelçi Dr. Muhammed Sabir İsmail, Türk devletinin Kuzey Kürdistan, Rojava ve Güney Kürdistan’daki operasyonlarına dikkat çekerek, Türkiye’nin Başika ve Güney Kürdistan’a asker getirmesine ilişkin “Bu askeri gücü gerillayı Şengal’den çıkarıp, Rojava ile Güney Kürdistan arasındaki ilişkileri kesmek için getiriyorlar. Türkiye’nin öncelikli amacı Kürtlere karşıdır ve Rojava ile Güney Kürdistan’a asker getirilmesi de Kürtlerin ulusal birliğine karşıdır.” dedi. 

Ajansımızın sorularına yanıt veren Iraklı diplomat ve büyükeçli Dr. Muhammed Sabir İsmail, Türk devletinin sınır ötesi operasyon hazırlıkları, Musul ve Şengal’e müdahale istemini ve Kuzey Kürdistan’da Kürt halkı ve HDP’ye yönelik baskı ve tutuklamaları değerlendirdi. 

Tüm yaşamını Güney Kürdistan’da Kürt halkının Irak rejimi karşısındaki mücadelesine adayan Dr. Muhammed Sabir İsmail, 1948 yılında doğdu. 1961 yılında Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) kurucusu İbrahim Ahmed’in yanında KDP’ye katıldı. Sol ve sosyalist düşüncelerin etkisinde olan Dr Muhammed, 1970’te Komelaya Rencderani Kurdistan partisine geçti. 1975 yılında aralarında Komelaya Rencderani Kurdistan’ın da bulunduğu 3 partinin birleşmesiyle oluşan Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) saflarına katıldı. Sürekli aktif siyasetin içinde olan Dr Muhammed Sabir, BAAS rejimi devrilip yerine Kürtler ve Arapların ortak yönetimi kurulduğunda ülkesini yurtdışında temsil etmeye başladı. Dr Muhammed 2001-2004 yılları arasında YNK’nin Washington temsilciliğini yaptı. 2004-2010 arasında Irak’ın Çin Büyükelçiliği, 2010-2013 arasında Irak Dışişleri Bakanlığı Asya Dairesi Başkanlığı, 2013-2016 yılları arasında da BM’nin Cenevre’deki merkezin de Irak elçiliği yürüttü. 2016 yılında emekli oldu. 

Türk devleti HDP eşbaşkanları ve milletvekillerini tutukladı. Basına saldırdı, üstelik sadece Kürt basınını değil, tüm muhalif basını da kapattı. Bu saldırıları siz bir siyasetçi ve diplomat olarak nasıl yorumluyorsunuz? 

HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın ve parlamenterlerinin tutuklanması meşru ve demokratik olmayan bir iştir. Çünkü seçimlerde 5 milyon oy aldılar. Bundan dolayı da BM, insan hakları kurumları ve tüm demokratik çevreler HDP eşbaşkanları ve milletvekillerinin serbest bırakılması için Türk devletine baskı yapmalı. 

Halkın oylarıyla seçilen bu milletvekilleri ve mücadelecilerinin tutuklanmasıyla ülke diktatörlüğe ve özgürlükleri boğmaya doğru götürülüyor ki, bu Türkiye’yi içinde yaşayan tüm halkların zarar göreceği bir ülke haline getirebilir. Türkiye’de yüzden fazla gazeteci tutukladı, 150 civarında basın kurumu kapatıldı, 110 bin civarında çalışan işten çıkarıldı. HDP milletvekillerine yönelik operasyon başlamadan önce Türkiye’nin en eski gazetesi Cumhuriyet gazetesinin onlarca çalışanını tutukladılar. Bu tutuklamalar Türkiye’yi diktatörlüğe götürür ve demokrasi ve özgürlüklere zarar verir. 

Türk devleti Kuzey’de, Güney’de ve Rojava’da Kürt halkına yönelik sürdürdüğü saldırılarla Kürt halkını susturabilir mi? 

Doğrusu, Kürt halkı susturamaz. Türk devleti şimdi Suriye’ye saldırıyor, çok sayıda askerini Silopi’ye, Güney Kürdistan sınırına getirmiş. Başika’da askeri bir karargah açmış ve aynı şekilde Güney Kürdistan’da yıllardır askeri karargahları bulunuyor. Gerilla varlığını gerekçe yaparak Kandil eteklerinde her gün sivilleri katlediyor. Türkiye’nin Kürt davasına yönelik kötü niyetleri var, bu Kuzey’de, Rojava’da ve Güney’de de böyledir. Getirilen bu askerler Rojava’da ve Kuzey’de Kürtlerin haklarına kavuşmasının engellemesi içindir. Sorunu Kuzey’de çözeceğine diktatörlüğe başvuruyor. Rojava ve Güney Kürdistan sınırına asker getirmelerinin nedeni Erdoğan’ın Türkiye’nin yeni Sultanı olma hayalidir. Bundan dolayı Atatürk’e sunulan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu oluşturan 1920’deki anlaşmadan birkaç kez söz etti. Bu anlaşmada Türk devletinin sınırları belirlenmiş ve bu sınırlar Güney Kürdistan’da Xaneqin ve Sirwan suyuna kadar uzanıyordu. Kerkük, Musul ve Hewler’de bu sınırın içindeydi. Bunu da bir hayal olarak görüyorlar ve bu anlaşmanın da şimdi hiçbir değeri yok. Erdoğan bu hayali güncellemek istiyor. Diğer taraftan 1923 Lozan anlaşmasına göre Musul Türkiye’ye verileceğine Britanya ve Fransa arasında tartışmada kaldı. 1926 yılındaki Ankara anlaşmasında Birleşmiş Milletler’in (eski ismiyle Milletler Cemiyeti) de gözetiminde Irak, Türkiye ve Britanya arasında varılan anlaşmasıyla Musul Irak’a dahil oldu ve buna karşılık da Irak Kerkük petrolünün yüzde 10’unu 1954 yılına kadar Türkiye’ye verdi. 

Türkiye’de bazı kesimler Ankara anlaşmasında, Irak içinde karışıklık doğması ve Irak’ın bölünmesi durumunda Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerinde hak talep etme hakkının doğacağı yönünde bir maddenin olduğunu belirtiyorlar. Bu anlaşmada böyle bir madde var mı?  

Hayır, böyle bir şey yok. Eğer anlaşmanın maddelerine bakılırsa böyle bir şeyin olmadığı görülecektir, onlar kendileri bu maddeleri yapmışlar. 1926’daki anlaşmaya ve Lozan anlaşmasına göre Musul tamamen Irak’a verilmiş ve Irak’ta 1954 yılına kadar petrolün yüzde 10’unu Türkiye’ye verdi. Uluslararası yasalara göre Türkiye’nin bu bölgeleri istemeye hiçbir hakkı yok, ama kendisi milliyetçi kesimleri memnun etmek için askeri yığınakla böylesi bir şey yapmak istiyor. Siz de biliyorsunuz, MHP milliyetçi bir partidir ve Erdoğan’da sultan olmak istiyor, parlamenter sistemi başkanlık sistemine dönüştürmek istiyor. Bunun için de MHP’nin oylarına ihtiyaç duyuyor. Bundan dolayı da milliyetçi duyguları kabartıyor ki, gelecek yıl yasaları ve sistemi değiştirip, kendini sultan gibi göstermeye çalışıyor. Bir diğer neden de Başika ve Güney Kürdistan’a asker getirerek başka bir Kandil’in Şengal’den oluşmasını önleyeceğim diyor. Ama aslında bu askeri gücü gerillayı Şengal’den çıkarıp, Rojava ile Güney Kürdistan arasındaki ilişkileri kesmek için getiriyorlar. Türkiye’nin amacı bu. Türkiye’nin öncelikli amacı Kürtlere karşıdır ve Rojava ile Güney Kürdistan’a asker getirilmesi de  Kürtlerin ulusal birliğine karşıdır. Özellikle de Bölge hükümetinin çıkarlarına karşıdır. Bana göre bu çabalar başarılı olmayacak. Çünkü Güney halkı eskisi gibi değil ve topraklarını Türkiye’ye teslim etmeyecek. Diğer yandan Irak uluslararası yasaların kendisine tanıdığı bütün egemenlik haklarına sahip çıkıyor. Ki, bunların çoğunu Türkiye’de imzalamış. Bundan dolayı de ne askeri yığınakla ne de baskıyla Türkiye bu toprakları kendi toprağı haline getiremez. Bu konuda ne Irak hükümetinin ne de Kürdistan Bölgesi hükümetinin tutumu net. Bunun dışında eğer Irak kabul etse de Irak halkı kabul etmeyecektir. Öte yandan Irak 2011 yılında ABD ile stratejik bir anlaşma imzalamış ki, bu anlaşmaya göre ABD’nin Irak’ı saldırılara karşı koruması gerekiyor. 

Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da Kürtlere yönelik saldırıları devam ediyor. Böylesi bir operasyonu Güney Kürdistan’da da sürdürmek istiyor. Böylesi bir operasyon Kürdistan Bölgesi siyaseti üzerinde nasıl bir etki yapar? 

Kuşkusuz olumsuz bir etki yapar. Çünkü Kuzey Kürdistan’da ne kadar demokrasi ve huzur olursa bu Güney Kürdistan üzerinde de pozitif bir etki yapar. Bundan dolayı Kuzey Kürdistan’daki huzursuzluk Güney Kürdistan üzerinde de olumsuz bir etki yapar. Ekonomik ve ulaşım bakımdan tutalım her bakımdan etki yapar. Umarım Türkiye’nin tercih edeceği yol tutuklama, öldürme olmaz,  tek çözüm yolu meseleyi Kürtlerle oturup barış ve müzakereyle çözmektir. Bu Türklerin de çıkarınadır. Bundan dolayı eğer bu mesele böyle devam ederse özel savaş yaşanır. Bu savaş da bir gün mutlaka patlak verir. Bir tek Kürtler zarar görmez, Türkler ve herkes de zarar görür. Bundan dolayı Türkiye için en doğru yol diktatörlüğü bırakmak ve demokrasi yolunu tutmaktır. Kürt sorununu barış ve müzakereyle çözmektir. 

Türk devleti Başika’daki askeri karargahını müzakereyle Güney Kürdistan’ın başka bir yerine konuşlandırmak istiyorlar. Bunun dışında Bamerne’de, Kanimasye’de ve daha başka yerlerde Türklerin askeri karargahları var. Yaklaşık 20 yıldır da bu askeri karargahlar buralarda bulunuyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Irak’ın ve Güney Kürdistan’ın çıkarları için bunları Türk devleti kendi sınırları dahiline çekmeliler. Askerlerini Kürdistan Bölgesi’ne yerleştirmiş olmaları Güney Kürdistan’ın çıkarlarına değil. Bundan dolayı da Irak hükümeti ısrarla Güney Kürdistan topraklarından tamamen çekilmelerini istiyor. 

Güney Kürdistan’daki Türk askeri varlığına ilişkin özellikle KDP’nin tutumu Kürtlerin genel tutumundan farklı. Bu konuda Kürtlere çağrınız nedir? 

Herkes ve her parti şunu bilmeli ki; şu an Türkiye’deki iktidar Kürtlerin çıkarlarına karşı bir yanlışlık içinde ve tarihi bir yanlışa doğru da gitmektedir. 

Musul operasyonu Irak ve Peşmerge güçleriyle başladı. Türk ordusu operasyonun dışında bırakıldı. Türk ordusunun operasyonun dışında bırakılması operasyonun gidişatı üzerinde nasıl bir etki yapar? 

ABD ve Uluslararası Koalisyon güçleri ile Irak, Türkiye’ye açıkça bu savaşın Iraklıların savaşı olduğunu ve Uluslararası Güçlerin desteğiyle yürütüldüğünü söylemiş. Türkiye’nin savaşa girme hakkı yok. Şimdiye kadar Türkiye katılmamış da. Bundan dolayı eğer Türkiye katılırsa durum da karışır ve Türkiye diplomasi ve ekonomik olarak sıkıntı yaşar. Bu yapılan anlaşmaya göre Iraklı güçler ve bazı bölgesel güçler Musul’un içine girecekler, ama Peşmerge ve Heşd el Şebi güçleri Musul’a girmeyecekler. Onların görevi Musul’un çevresini çetelerden temizlemektir. 

Yarın eğer Musul’un geleceğine ilişkin müzakere masası kurulursa Kürdistan Bölge hükümeti müzakerelerde olmayacak. Peşmerge güçlerinin operasyona bir yere kadar katılmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Biz Irak’ın bir parçasıyız. Kürtlerin ve Şebeklerin yaşadığı bu topraklar DAİŞ çeteleri tarafından işgal edilmiş. Onların savunulması ve kurtarılması bizlerin ulusal görevidir. Operasyona da bu yüzden katılıyoruz. Ki, Güney halkının da bunda çıkarları var. Bundan dolayı çıkarlarımızın her şeyin üstünde olması gerekir.  Musul’un içinde çok sayıda Kürt var, buda bu görevi yapmamızı gerektiren başka bir yön. Ama Musul’un kurtarılmasından sonrası önemli bir mesele. Nasıl yani, Musul halkı ve çevresindekilerle nasıl bir ilişki kurulacağı belli değil. Musul’u kurtarmak kolaylaşıyor ki, Musul’u DAİŞ çetelerinin elinden kurtarmak için bu yaklaşık bir aydır operasyon devam ediyor. Musul’un içinde Kürt, Hristiyan, Sünni vs birçok halk ve inanç var, bu halklar birlikte nasıl yaşayacaklar? Bu kültürel yapı üzerinde iki plan var. Bunlar Musul’u Sünniler için ayrı bir gölge haline mi getirecekler, yoksa yaşam DAİŞ öncesindeki gibi mi devam edecek? Bu halkların çıkarı için hangisi daha uygun? Irak hükümeti de bunu istiyor. Ama biz bu planların olup olmayacağına dair şimdiden bir şey diyemeyiz, bunların hepsi Musul’un kurtarılmasından sonraki dönemde gündeme gelecek.  

Size göre bu planlardan hangisi Musul’un geleceği için daha iyidir? 

Şuan Irak’ta sadece bir tane federe bölge var. Ama anayasa Irak’ın içinde farklı federe bölgelerin de kurulmasına izin veriyor. Bu yasalara göre Musul ve çevresindeki yerleşimciler isterlerse federe bir bölge oluşturabilirler, belki şimdilik erken olabilir, ama bunun için de Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi başka devletlerin etkisinin olmaması ve sorun çıkarmamaları şart. Irak halkının ve Musul’lu yerleşimcilerin kendilerinin karar vermesi dahi iyidir. Ama bu da kendisiyle birlikte daha başka sorunları getirecektir. Kürdistan Bölgesi’nden koparılan Şengal ve diğer Kürt bölgelerinin içinde olduğu yerler Musul idaresine bağlı ki, bu durum gelecekte başka bir soruna neden olacaktır. Bunlar da Kürdistan Bölgesi hükümetine mi, merkezi Irak hükümetine mi, yoksa onlarda kendileri için ayrı bir bölge mi oluşturacaklar? Bunların hepsi ihtimaldir. Ama bana göre en iyi yol ikinci plandır ki, Musul halkının eskisi gibi birlikte yaşamalarıdır. 

Ortadoğu’nun hepsinde şu an bir kaos yaşanıyor. Bu koşullarda Kürt halkına iletmek istediğiniz bir mesaj var mı? 

Kürt halkı yıllardır kendi haklarını elde etmek için mücadele ediyor. Hak alınır, verilmez. Eğer verilmiyorsa o zaman ulusal birliğimizi oluşturmaya çalışmalıyız. Eğer birliğimizi sağlarsak, o zaman düşmanlarımızı da yenebilir, özgür yaşayabiliriz. Eğer Kobane olmasaydı, Rojava’da olmazdı. Kobane’nin kızları ve gençleri Kürt halkının varlığını tüm dünyaya ispatladılar. Onlara saygı göstermek gerekir ve yardım edilmeli. Bu da ABD’nin şimdi onlara destek olmasına neden oldu. Kürtlerin kendisini ispatlaması lazım. Kendini ispatlamak da birlikle, beraberlikle, tek ses olmakla ve ulusal çıkarları her şeyin üstünde tutulmasıyla olur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.