Öne Çıkanlar Donald Trump Putin BAKAN VE İSTANBUL BELEDİYESİNE UYARI Zübeyir DAİŞ ZULMÜNDEKİ KADINLARI ÖZGÜRLEŞTİRECEĞİZ

Bu haber kez okundu.

Korkunun ecele faydası yoktur!
MUSTAFA KARASU

AKP iktidarı Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni ezme, öngördüğü hegemonik, otoriter, mezhepçi-milliyetçi bir sistemi kurma önünde engel gördüğü her kesimi ve herkesi saf dışı ediyor. AKP bir savaş hükümeti haline gelmiştir. AKP zihniyeti eline güç geçirince iktidarda kalmak için her yol ve yönteme başvurduğu gibi, hegemonik otoriter sistemini kurmak için de her yol ve yöntemi denemektedir.

AKP'nin saldırıları ne dönemsel saldırılardır, ne de tek bir olayla ilgilidir. Kuşkusuz AKP'nin bu noktaya gelmesi aşama aşama olmuştur. Ancak bir amaca bağlı olarak bu aşamaların gerçekleştirildiği açıktır. AKP, Türkiye'nin yeni hegemonik gücü olmak istiyor. Bunun için de Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni ezmesi gerekmektedir. AKP, demokrasi içinde Hükümet olmayı esas alan bir yaklaşıma sahip değildir. Hatta demokratik bir ülkede kendisi gibi bir partiye yer olmayacağını görerek demokrasi düşmanlığı yapmaktadır.

Her zaman vurguladığımız gibi Türkiye'de iktidar olmanın iki yolu vardır. Bunlar, Türkiye'de iktidar olmanın kanunudur. Ya Kürtler üzerinde egemenlik kurma kapasitesine sahip olunacaktır, ya da demokratikleşme yoluyla iktidara gelinecektir. Özellikle Kürtlerin mücadelesinin yükseldiği dönemde bu gerçeklik daha fazla kendini dayatmaktadır. Bu nedenle Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi geliştikçe AKP iktidarı Kürt düşmanlığını daha açık biçimde ortaya koymuş, hegemonik otoriter sistemini kurmak için Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ne karşı her yerde savaş açmıştır. Her türlü demokratikleşme söylemi ve imkanından Kürtlerin yararlanacağını düşündüklerinden tüm demokrasi güçlerine karşı da savaş açmışlardır. Birçok aydın ve yazarın demokratikleşmeden yana olduğu için tutuklanması, Cumhuriyet gazetesine operasyon yapılması, nasıl bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu netleştirmiştir. 

Demokrasi, günümüzde en fazla da farklı kimlik ve inançların kendi kimliği ve kültürüyle özgür yaşamanı gerçekleştirmeyi ifade etmektedir. Artık farklı kimliklerin özgür ve demokratik yaşamını savunmadan demokrat olmak mümkün değildir. Demokrasi, “çoğunluk benim, herkes benim dediğime uyacak” diyen siyasi sistemin adı değildir. Demokrasi, çoğunluk olmayanların hakkını korumaktır. Seçimde çoğunlukla iktidar olunur, ama çoğunlukla iktidar olanlar çoğunluk olmayanların hakkını tanıyorsa meşruiyeti olur. Yoksa otoriter rejim olarak meşruiyetini kaybeder. 

AKP şimdi çoğunluk benim diyerek herkesin kendi politikasına boyun eğmesini istiyor. Hatta ben yüzde 50 ile seçildim, o zaman diğerleri benim dediğimi kabul etmek zorundadır, diyor. İşte günümüzde faşizm budur. Zaten tüm faşistler de “toplum bizi destekliyor, biz dediğimizi yaptırırız” diyerek kendi düşündükleri sistemi kendi dışındakilerine zorla kabul ettirmeye çalışmışlardır. Bütün katliamlar ve soykırımlar çoğunluk olanların kendilerinden az, kendilerinden zayıf gördüklerine yaptıkları sonucu gerçekleşmiştir. Bazen bir azınlık gücü darbe yapıp iktidar olsa da hiçbir zaman bir çoğunluk üzerinde soykırım uyguladığı görülmemiştir ya da çok istisnai bir durumdur. Ama AKP gibi çoğunluk benim deyip çoğunlukta olmayanları katliama uğratma ise her zaman görülen durumlar olmuştur. Şu anki AKP iktidarı tam da böyle bir iktidardır. MHP ile ittifak kurduktan sonra “herkesi ezer geçerim” yaklaşımı içine girmiş, gözü kara her tarafa saldırmaya başlamıştır. 

AKP iktidarının amacı, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ni ezmek olduğu için Kürtlerin nefes alacağı hiçbir siyasi alan bırakmak istemiyor. Bu, topyekun verilen savaş kararı gereğidir. Bu açıdan belediye eşbaşkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanması 24 Temmuz’da başlatılan savaşın yeni bir aşamaya vardırılmasıdır. İlk önce doğrudan HDP'yi ya da belediye eşbaşkanlarını hedef almamıştır. Bunlarla da sürekli bir mücadele içinde olsa da esas olarak Kürtlerin topyekun karşısına çıkmasını önlemek için ya da Kürtler içinde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamak için saldırılarını adım adım geliştirmiştir. HDP'ye ise ilk önce toplumsal tabanını etkisizleştirme, sonra da doğrudan yönelmeyi planlamıştır. Binlerce üyesi ve yöneticisinin tutuklanması da bu amaçla yapılmıştır. Gelinen aşamada sahiplenenler yetersiz olur düşüncesiyle doğrudan milletvekillerine yönelmiştir. 

Türk devlet zihniyeti değiştirmemiştir. Kürtleri soykırıma uğratma politikası sürmektedir. Türkiye'de demokrasi hiçbir zaman sindirilmemiştir. Kürtler sessiz olduğu müddetçe bir demokrasi oyunu oynanmış, Kürtlerde bir canlanma görüldüğünde de hemen biçimsel olarak demokratik kurumlar da ortadan kaldırılmıştır. Kürtler soykırımcı sisteme boyun eğdiğinde kendi aralarında iktidar mücadelesi verseler de, Kürtlerin özgür yaşam isteği yükseldiğinde, bu iktidar mücadelesi bir kenara bırakmışlardır. Ya da bir darbeyle bu iktidar mücadelesi durdurulup sadece Kürtlere yönelik bir savaş yürütülmüştür. 

Türkiye'de zaten çok partili sisteme geçiş gönüllü olmamıştır. İkinci Dünya Savaşında faşizm yenilince varlığını dayandırdığı ülkelerle iyi ilişkiler sürdürmek için 1946’da iki partili sisteme geçilmiştir. 1946 seçimi, 1 Kasım seçimi gibi sonuçları önceden belli bir seçim olmuştur. Daha sonra seçimlerle iktidar değiştirme benimsenmiş gibi gösterilse de, Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin yükseldiği dönemde bu biçimsel yaklaşımlar da bırakılmıştır. En son Belediye Eşbaşkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanması bunun açık göstergesidir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe de Türkiye'deki bu özel savaş sistemi son bulmayacaktır. Seçimler ve biçimsel demokratik kurumlar eğer Kürtleri egemenlik altında tutmaya çalışan özel savaş sistemine yarıyorsa var olacak, yoksa etkisizleştirileceklerdir. Bu da yetmediğinde zindanlara atılacaklardır. 

Belediyelerde Kürt demokratik siyasi güçlerinin yönetim olmasını ve meclisteki demokratik siyasi güçlerin varlığını Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi'ne destek olmak ve lojistik sağlamak olarak ele almaktadırlar. Yani özel savaş gereği başvurdukları biçimsel demokratik kurumların Kürt halkının özgürlük mücadelesine hizmet ettiğini gördüklerinde derhal saldırıya geçmişlerdir. Aslında Kürt halkının onlarca yıllık yürüttüğü mücadele devleti demokratikleşmeye zorladığı, Kürt toplumunu örgütlü demokratik toplum haline getirdiği görülünce saldırı arttırılmıştır. Tüm Kürtler ve demokrasi güçleri bu saldırının neden yapıldığını iyi anlamalıdırlar. Soykırımcı sömürgeci Türk devleti Kürtlerin hiçbir biçimde güç olmasını kabul etmemektedir. Rojava’daki tutumları açıktır. Başurê Kurdîstan Federasyonu’nu da yıllarca aşiret oluşumu diyerek hedef almışlardır. Ancak PKK öncülüğündeki Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi gelişince Başurê Kurdîstan’la iyi ilişkiler kurma zorunluluğu duymuşlardır. Resmi olarak tanımaları ise 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan görüşmesi sonucu ABD'den PKK'ye karşı savaşta destek aldıktan sonra olmuştur. Eğer Bakur’daki mücadele ezilirse, ikinci gün hedefledikleri Başurê Kurdîstan olacaktır. Bugün MHP ile AKP'nin kurduğu ittifak bunun açık kanıtı değil midir? 

14 yıllık AKP iktidarı demokrasi güçleri ve Kürtler için çok büyük bir deneyim olmuştur. Belki Kürtlerde kötü öğrenme biçimi vardır; ancak yine de AKP karakteri şahsında Türkiye'deki soykırımcı sistemin iyi anlaşılması açısından önemlidir. Bir musibet bin nasihatten yeğdir sözü bu son saldırılarla bir daha kanıtlanmıştır. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin Türk devlet gerçeği ve AKP'nin karakteri konusunda söylediklerini dikkate almayanlar şimdi bu söylenenlerin ne kadar isabetli olduğunu görmüşlerdir. Önder Apo’nun soykırım kıskacında Kürtler adlı son savunmasında AKP iktidarıyla ilgili değerlendirmelerinin bugünkü AKP iktidarını daha da aydınlatıcı niteliğe sahip olduğu görülecektir. 

Apocular ilk tarih sahnesine çıktıklarında, Türk devlet sisteminin amacını şöyle ifade etmişlerdir; “Türk devleti Kürdistan'ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak görmektedir.” Türk devletinin bu amacı değişmemiştir. Hala bu politika yürürlüktedir. Bu nedenle Kürt varlığı tanınıp özyönetimleri kabul edilmemektedir. Eğer bu politikalar olmasaydı Kürt sorunu şimdiye kadar yüz defa çözülürdü; Kürtlerin varlığı tanınıp özyönetimleri kabul edilirdi. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi defalarca bu şansı bu devlete ve hükümete tanımıştır. Ancak Kürtlerin varlığını tanıma zihniyeti olmadığı için Özgürlük Hareketi'nin her siyasal çözüm arayışı şiddetle ezme politikasıyla karşılaşmıştır. Eğer niyet demokratikleşme içinde sorunu çözme olsaydı Dolmabahçe Mutabakatı ve 7 Haziran seçim sonuçları Türkiye için bir şans olarak görülürdü. Aksine 7 Haziran seçim sonuçları bir şans olarak görüleceğine tehlike olarak görülmüş ve yok sayılmıştır. 

Bu gerçeklik göstermiştir ki, Türkiye'de sadece parlamentodaki siyasi mücadeleyle sonuç almak mümkün değildir. Ancak bütünlüklü bir siyasal mücadele olursa o zaman Türkiye'yi demokratikleştirmek ve Kürt sorununu çözmek mümkün olabilir. Kaldı ki günümüz dünyasında demokrasi sadece parlamento ile sınırlı görülmemektedir. Parlamento dışı demokratik siyasal mücadele demokratikleşmenin olmazsa olmazı olarak ele alınmaktadır. Türkiye'de olduğu gibi Kürtlerin varlığı yok sayılıp asker, polis ve cezaeviyle halkın mücadelesi ezilmek isteniyorsa o zaman çok yönlü mücadele kaçınılmaz hale gelmektedir. Kim böyle bir sisteme karşı halkın serhildanın meşru ve haklı bir mücadele olmadığını söyleyebilir? Eğer Kürtlerin mücadelesi asker ve polis kullanılarak ezilmek isteniyor, cezaevlerine binlerce siyasetçi dolduruluyorsa kim Kürt halkının savaş hukukuna uygun öz savunma mücadelesine karşı çıkabilir?

Kürt Özgürlük Hareketi gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkarma kararı aldı, bu iradeyi gösterdi ve yüzde 40 oranında çekti; çekmeye de devam edecekti. Bunun karşılığı olarak “cehenneme kadar yolları var, nasıl geldilerse öyle de gitsinler” denildi. Bu adımın bir karşılığı olmayacakmış gibi hareket edildi. Bu açıdan hiç kimse Kürt Özgürlük Hareketi demokratik siyasal yolları sonuna kadar denemedi diyemez. Dolmabahçe Mutabakatı reddedildi, İmralı’da ağır tecrit uygulandı. En ağır ‘güvenlik’ yasaları çıkarıldı. Birçok provokasyon oldu. Mitinglere saldırıldı. Buna rağmen 7 Haziran seçimleriyle demokratik siyasete şans tanındı; demokratikleşme gündemleştirildi. Ancak Türk devleti ve AKP'nin demokratikleşme amacı olmadığı için 7 Haziran seçim sonuçları tehlikeli görüldü; ilk günden reddedildi ve Kürt düşmanlarıyla ittifak yapılarak savaşla Kürt Özgürlük Hareketi ezilmek istendi.

HDP'ye yönelik saldırı, 24 Temmuz 2015’te başlayan saldırının son aşamasıdır. Aslında bu saldırı aynı zamanda AKP iktidarının çok zor durumda olduğunu ortaya koymuştur. Saldırısını bu noktaya getirmek zorunda kalması, yürüttüğü topyekun savaşta ne kadar zorlandığını göstermektedir. Zaten HDP milletvekillerinin mecliste yapacakları bir şey kalmamıştı. HDP'nin tüm örgütleri de yöneticileri zindanlara atılarak etkisizleştirilmişti. Ancak tüm saldırılara rağmen Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye edememiştir. Ağır baskılara rağmen halkın özgürlük mücadelesinden koparılması sağlanamamıştır. Bu nedenle HDP milletvekilleri zindanlara atılıp halkın iradesine en son darbeyi de vurup Kürdistan'da hakim olmayı hesaplamışlardır. Ancak bununla da sonuç almaları mümkün değildir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi ayakta kaldıkça tüm bu saldırılar ters tepecektir. Nitekim daha şimdiden ters tepmiştir. Tutuklanan milletvekilleri AKP iktidarına boyun eğmeyeceklerdir. Nasıl ki Kürt Halk Önderi 18 yıldır tek kişilik hücrede direndiyse, bu siyasetçiler de direnecektir. Bu direnişleriyle onlar da halkın direnişini mayalayacaklardır. Kürt halkının kırılmak istenen iradesi eninde sonunda bu saldırgan gerici iradeyi kıracaktır. Korkunun ecele faydası olmayacaktır. 

Onlar; dağda, ovada, şehirde Kürtlüğü savunacak tek kişi bırakmak istemiyorlar. Ancak Kürtlerin kararı da tek bir kişi kalana kadar direnmektir. Böyle bir kararı olan halkı da kimse yenilgiye uğratamaz. Beş bin yıldır bu topraklara kök salmış bir halkın yenilgiye uğratılması söz konusu olamayacaktır. Dağdan gelip bağdakini kovma gerçekleşmeyecektir. Kürt artık eski Kürt değildir. “Direnişimiz de, şahadetimiz de muhteşem olacak” diyen bir gençliğin var olduğu halkın iradesini kim kırabilir? Zaten AKP iktidarı bu nedenle saldırganlaşıyor. Celladın “biz öldürdükçe çoğalıyor onlar bu ne iştir” diyerek paniğe kapılması gibi AKP iktidarı da panik içindedir. Panik içinde sağduyusunu kaybetmiştir. Böyle bir gücün ne kadar saldırırsa saldırsın, ne kadar acı çektirirse çektirsin kaybetmekten kurtulması mümkün değildir.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.